2 Ekim 2011 Pazar

Şeyh Said isyanı bahanesiyle 22'sinde bir hoca asılmıştı

Yöreye özgü kara taşlarla inşa edilmiş bir Osmanlı hanında kahvaltımızı yapıp çıkarken, belki de Türkiye'nin başka hiçbir yerinde göremeyeceğim çarpıcı bir manzarayla karşılaşıyor bakışlarım.
Hepsi de ölmüş on kadar erkeğin yan yana duran posterleri bunlar. İçlerinden seçebildiklerim şunlar oluyor: Che Guevara, Said Nursi, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Hz. Ali, Atatürk, Seyyid Rıza, Ahmed-i Hani, Deniz Gezmiş ve Şeyh Said...
Bilin bakalım bu manzarayla hangi şehrimizde karşılaştım? Tabii ki Diyarbakır'da. Zira bu kadar farklı kutupları birleştiren bir tabloya sahip çıkabilecek başka bir şehir olduğunu sanmıyorum. Türkiye ortalamasının çok dışındaki bu tablo üzerinde düşünmeye değer. Aynı devletin okullarında Şeyh Said mürteci ve hain olarak yaftalanırken, sokaktaki insan onu bir kahraman olarak bağrına basıyorsa burada "Tarih"in ne işe yaradığını da sorgulamamız gerekmez mi?
Gerçekten de tarih ne için okutulur bu ülkede? Birilerinin Altın Çağ kabul ettikleri 1920'leri, 1930'ları kutsamak için mi? Hem bu kutsama ayini biraz fazla uzamadı mı sizce de?
Niyeti malum bir "okur" o bayat klişeyi, "Bu topraklar neden bu kadar çok hain üretir?" diye tekrarlamış. Eline çekiç alanın her şeyi çivi olarak görmeye başlaması gibi, resmi ideolojiye her itiraz edeni hain olarak yaftalamak ne zamandan beri çağdaşlık oluyor? Hem her Allah'ın günü çağdaşlığı kutsayacaksın, hem de onun baş şartı olan çoğulculuğu, 21. yüzyılda dahi lanetleyeceksin! Kimi kandırıyorsunuz?
Hiç kuşkunuz olmasın, Şeyh Said isyanı da tartışılacak bu ülkede, şapka kanunu yüzünden yapılan zulümler de. Zaten tartışılıyor da. Kökeni 1930'lara dayanan resmi tarih, katılığını bu şekilde devam ettirdiği takdirde ayrışma hızlanacak ve şimdiye kadar sessiz kalan tarihler ("ma'dun" veya "subaltern" anlatılar) er veya geç konuşmayı öğrenecekler.
İşte bugün size anlatacağım olay da kaderine terk edilmiş ve susturulmuş parçalarından birisidir tarihimizin. Henüz 20 yaşlarının başındaki bir ilim öğrencisi, bakın nasıl idam edilmiş ve daha da kötüsü, adı sanı nasıl unutturulmuş?
Bu arada şunu belirtelim ki, Şeyh Said isyanını, sadece Şeyh Said ve Abdullah, Hacı Halid, İsmail gibi arkadaşlarının Diyarbakır surlarının önüne dizilen idam sehpalarıyla biten bir olay olarak göremeyiz. Bu isyan bahane edilerek Türkiye'de ne kadar potansiyel muhalif ses varsa ya şeklen ya da ebediyen "susturulmuş"tur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, bugünkü deyişle İleri Cumhuriyet Partisi'nin kapatılıp Kazım Karabekir gibi önde gelen muhaliflerin idamla yargılanmasından tutun da, Cumhuriyet'in ilanından önce yazdığı kitabı ve İzmir'de halkın arzusu üzerine verdiği vaazları yüzünden idam edilen İbrahim Edhem adlı 22 yaşında gencecik bir "hoca" da dahildir bu mazlumlar kadrosuna.
"1925'de Şark İstiklal Mahkemesi'nce idam edilen İbrahim Edhem Hoca'nın kalpaklı bir fotoğrafı."
İbrahim Edhem, 1904 Ankara doğumlu bir gençti. Ankara Sultanisi'nde 10. sınıfa kadar okuduktan sonra ayrılıp kendisini dinî ilimler sahasında yetiştirmeye çalışan, bu arada Konyalı Mehmed Vehbi gibi alimlerden özel dersler alan gayretli bir aydındır. Cumhuriyet kurulmadan önce bir ara yolu İzmir'e düşer, bir camide verdiği vaaz halk tarafından çok beğenilir ve umumi arzu üzerine camilerde peş peşe vaazlar verir. Bu yoğun talebe cevap veremeyeceğini anlayınca da "İslamiyet'te Ahlâk ve Kadınlarda Tesettür" adlı küçük boy 59 sayfalık bir risaleyi 5 bin adet bastırarak fikirlerini kamuoyuyla paylaşır.
Cumhuriyet'in ilanına kadar bir sorun çıkmaz. Ancak nasipse hakkında müstakil bir kitap yazacağım 1924 yılı, bu gencecik hocanın makus talihinin başlangıcı olur. 6 Ocak 1924 günkü Tanin gazetesi İbrahim Edhem adlı bir hocanın yargılanmasına İstiklal Mahkemesi'nde başlanacağını duyuruyordu. Suçlama, devletin iç güvenliğini ihlal ve halkı devletin kanun ve düzenine karşı kışkırtmaktır.
Ertesi günkü gazeteleri okuyunca bu gencecik hocanın savunmasının dudakları uçuklattığı görülür. Basında İslamiyet'in değerlerine ve kadınların tesettürüne saldırıların başlaması üzerine kamuoyu oluşturmak için harekete geçtiğini ve risaleyi bastırdığını cesaretle savunan hoca, vicdan özgürlüğü olduğu inancıyla fikrini savunduğunu söyler. İrtica suçlamasını reddeder ve kendisinin yenilikçi olduğunu, hatta bu yüzden diğer hocalarca dışlandığını ifade ederek İstiklal Savaşı sırasında halkı nasıl Milli Mücadele'ye ikna ettiğinden örnekler vererek savunmasını tamamlar.
Şeyh Said isyanından yaklaşık 1 yıl önceki bu İstiklal Mahkemesi henüz insaf duygularını kaybetmemiş olmalı ki, sanığa bir yıl hapis cezasıyla yetinir (43 gün hapis yattıktan sonra af kanunuyla serbest kalır). Ama isyandan kısa bir süre sonra İbrahim Edhem'in yakasına yapışacak olan Şark İstiklal Mahkemesi o kadar insaflı çıkmayacak ve bu genci darağacına göndermekte tereddüt etmeyecektir.
İlk mahkemesi İstanbul, Fındıklı'daki Meclis-i Mebusan binasında yapılmıştı, Temmuz 1925'te yapılan ikinci mahkemesi ise Urfa Lisesi'nde gerçekleşir. Savcı Avni Bey, Şeyh Said isyanını çok geniş bir kadronun hazırladığına inanmakta ve Edhem Bey'in de onun "tertipçisi, faili ve amili" olduğunu iddia etmektedir. Mahkemeye kalpakla gelen sanık, hapisten çıktıktan sonra hocalığı bıraktığından, geçimini ticaretle sağlamaya çalıştığından, pamuk ve fıstık almak için Doğu'ya gittiğinden söz eder. Urfa'ya geliş sebebi ise Çolak Hafız adlı güzel sesli birinin Kur'an okuyuşunu dinlemek içindir.
Bu arada İstiklal Savaşı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın yanından ayrılmayan Şeyh Sunusi'den Abdülhamid'in büyük oğlu Şehzade Selim Efendi'ye mektup getirmesi suçlama konusu olur. (Hocamızın mektubun içeriğinden haberi yoktur. Bundan şu sonuç çıkar ki, Türkiye'den ayrılmamış olsa başına çorap örülenlerden biri de Şeyh Sunusi olacaktı.)
6 Temmuz günkü celsede mektup tekrar gündeme getirilir ve İbrahim Edhem'in, isyanın amil ve faillerinden olduğu gerekçesiyle idamına ittifakla karar verilir. Nihayet 7 Temmuz 1925 günü Urfa sıcaktan kavrulurken henüz 22 yaşında bir genç, darağacında son nefesini vermektedir. İşin garibi, her iki davasında da mahkeme başkanlığı yapanların kendilerinin, sonraki yıllarda yolsuzluktan ve Atatürk'e suikasttan yargılanmış olmalarıdır. Hem bu, Meclis'te herkesin gözü önünde Deli Halid Paşa'yı vuran Ali Çetinkaya'nın terfi ettirilerek İstiklal Mahkemesi'ne reis yapılması, yani hukukun bir katilin vicdanına teslim edilmesinin yanında hiç kalır.
Kim kimi, ne adına ve hangi yüzle yargılamaktadır?
m.armagan@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1185858

12 Ağustos 2011 Cuma

Topal Molla

  1920 yılında Topal Molla lakabıyla tanınan bir zat, Afganistan’da tekke kurmuş. Topal Molla’nın müritleri 3 yıl içinde 200 bine ulaşmış. Müritlerinin sayısı 1925’te 300 bini aşan Topal Molla, krala karşı ayaklanma hareketini başlatmış. Bir yıl boyunca Afganistan’da kan gövdeyi götürmüş.
  O yıllarda Afgan Kralı olan Emanullah Han ülkesini terketmek zorunda kalmış.
  Ülkesinden ayrılan Emanullah Han, Afgan sınırına geldiğinde yanına bir adam sokulmuş ve çok güzel konuştuğu Urduca’sıyla sormuş:”Beni tanıdınmı? Ben meşhur Topal Molla’yım. Afganistan’daki görevim bitti, İngiltere’ye dönüyorum”. “Seni tanıdım” demiş kral. “Ben senin İngiliz casusu olduğunu biliyordum. Fakat halkıma o kadar tesir etmiştin ki senin casus olduğuna onları inandıramanın çok zor olduğunu düşündüm.
  Sarıklı, sakallı Topal Molla sakalını kesmiş, sarığını atmış, başına silindir şapkasını oturtmuş ve İngiltere yoluna koyulmuş.
  Evet sıra kimde dersiniz?

Mareşal Çakmak'ı kimler öldürttü?

1942'de Başbakan Refik Saydam'ın İstanbul'daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal'ın ani ölümü de çok konuşulmuştur.

Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak'ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli.
Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir.
Nitekim halkın sadece "Mareşal" diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947'de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı:
"CHP propagandacıları beni kastederek "o da, Demokratlar da asılacaktır" diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız."
Yoksa bu kâhince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin.
Öte yandan Fıtnat Hanım'ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir:
1949 yazında İstanbul'a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu'na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner'dir. (Paşa'nın 'Günlükler'inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir.
Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım'ın cevabı gayet nettir: "Gerekirse evimizi satmaya hazırız."
Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. "Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor." deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır?
Besbelli, CHP hükümeti 1946'da kendi saflarına çekemediği Paşa'ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa'ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, 'Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu' diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal'e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir.
Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru'. Diğer doktorlar 'Acelesi yok, yazı bekleyin' derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik...
Aile hastaneye Fevzi Paşa'nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara'dan bir şişe "plazma" buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal'in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir.
Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor:
"Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu."
Mareşal'in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, "Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?" diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41'e fırlayan Fevzi Çakmak'a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini "Allah, Allah" diye verecekti (tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35).
Sonra Ankara'dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının nâaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12'sinde İstanbul'un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp'te toprağa verilir.
Acılı Fıtnat Hanım şunu der: "Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara'dan son model siyah bir arabayla döndü."
Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir.
Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak'ı İnönü'nün öldürdüğünü ima etmektedir: "İnönü kocamı hiç sevmezdi." Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri:
"Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli."
Öyleyse sormak hakkımızdır:
Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu 'korkunç ifşaat'ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa'ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı?
Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine:
"Cenab-ı Hak'tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin."
Belki de duası tuttu, kim bilir!
Not: Fıtnat Hanım'ın "korkunç ifşaat"ı, ilk olarak 1966 Eylül'ünün 29'unda İzmir'de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır. m.armagan@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=974222